| tiryaki's profiletiryaki's bloggin ™PhotosBlogLists | Help |
|
tiryaki's bloggin ™| geleceği tasarlıyoruz... o yüzden buradasınız... 2/7/2007 Mithat Bereket yazmış...İlk defa bu kadar uzun bir alıntı yapıyorum sanırım. Mithat Bereket' in 26 Ocak 007 de İsmail Cem' e veda başlıklı yazısını BW Tr de okudum. Ve aklıma birilerinin birilerine, yakıştırdığı tanımlar geldi. O birileri kendini ifade edemeyebilirdi ama birisi çok güzel anlatmışken, kâfi geldi... Mithat Bereket İsmail Cem'e veda ederken, belki birileri için de bir gün birileri böyle yazar diyorum... Bazı insanlar vardır, etrafa yaydıkları pozitif enerjiyle sizde bir rahatlık, bir gülümseme duygusu yaratırlar… Sevecen tavırları; kim olursa olsun her insana karşı cömertçe sergiledikleri sevgi ve saygıyla içinizdeki yaşama arzusunu güçlendirirler... Yeni tanıştıkları insanlara karşı harhangi bir kuşku beslemezler. Aksine, dünyanın neresinde olursa olsun ve kim olursa olsun insanlara değer verir ve güvenirler. Üstelik güvendiklerini de büyük bir cesaretle belli ederler… Tabiatıyla onlar da insandır… Aldatılınca ya da kandırılınca üzülürler... Ancak, güvendikleri insanlardan “kazık” yeseler de yüzlerindeki gülümseme sanki hiçbir zaman eksilmez… Kesinlikle kin tutmazlar... Yola devam ederler… Bu yürüyüş sırasında yaşadıkları zorlukları; inişleri çıkışları hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak görürler. Başarıları ve başarısızlıklarıyla yaşamın bir bütün olduğunu çoktan idrak etmişlerdir. O yüzden, kendilerine yapılan kötülüklere gülüp geçer ve yürümeyi sürdürürler… Hayatta başarıların da başarızlıklar kadar geçici olduğunu iyi bilirler... Onlar için asıl hayati olan üretmek, üretmek ve yine üretmektir. Daha önce düşünülemeyeni düşünmek; yapılamayanı yapmak ne kadar da keyiflidir. Engellenseler de, durdurulsalar da yine bir yolunu bulup farklı ve “orijinal” birşey üretmenin; “yeni” birşey söylemenin yolunu bulurlar. Çünkü, asıl üretemezlerse, öleceklerini çok ama çok iyi bilirler. Hayatta denemeyi bırakmadıkça hiçbir yenilginin nihai olmadığını da çoktan anlamışlardır… Hayata ve sevdiklerine karşı da büyük bir sorumluluk duygusu taşırlar. O yüzden, yaptıkları iş herneyse çok ciddiye alırlar. İşlerini sevmek onlar için çok önemlidir… Sevmedikleri, hoşlanmadıkları işlere girişmezler. Çok çalışkandırlar… Bunun için de üzerlerine aldıkları her işte başarılı olurlar.. Hayata karşı beyinleriyle değil daha çok duygularıyla hareket ederler. Çünkü, yüreklerinin sesini dinlediklerinde çok daha başarılı olduklarını tecrübelerle öğrenmişlerdir. Onlar için önemli olan bugünü yaşamak ve hayata sıkı sıkıya sarılmaktır… O yüzden, son nefeslerine kadar düşünmeye; yazmaya, çizmeye; kısacası, üretmeye devam ederler. Yaşanmışlıkları kendi yaşıtlarına göre çok daha fazladır. Bütün bu özelliklerine bakıp onları “saf” zannedebilirsiniz.. Ya da size “Polyannacılık oynuyorlar” gibi gelebilir. Ama, onlar kendilerini asla kandırmazlar. Neyi yapıp neyi yapamayacaklarını çok iyi bilirler. Bu yüzden, başarısızlıklardan da; hayal kırıklıklarından da korkmazlar. Bütün bu özellikleri onları bulundukları yerde ve konumda birer “usta” yapmıştır. Ancak, nezaketleri ve alçak gönüllülükleri nedeniyle bu ustalıkları pekçok insan tarafından hemen farkedilmez… Onlar, sanki herkesin hayatında hep “orada olan” ve gülümsemeye devam edip etrafa sevgi yayan insanlardır. Bu karşılıksız sevgiden en çok nasibini alanlarsa kuşkusuz en yakınlarındakilerdir… Onlar çok şanslıdır… Çünkü tecrübeli, bilgili ve usta bir beynin; sevgi dolu, şefkatli ve nazik bir yürekle birleşince neler yapabileceğini en iyi onlar bilir… Ama… Hayat onlar için çoğu kez “nankör”dür… Nazik ve alçakgönüllü oldukları için hayattayken çok ön plana çıkmazlar… Ne yazık ki, ustalıkları ve bilgi birikimleri asıl aramızdan ayrılınca anlaşılır. Hayatlarımızda nasıl önemli bir yer tuttuklarını bizlerle birlikte yürümeyi bırakıp “orada olmayı” bıraktıkları zaman anlarsınız… İşte o zaman farkına varır; asıl o zaman sormaya başlarsınız: “Bir insan hem zarif, hem sanatçı ruhlu, hem mütevazı, hem dürüst, hem sevecen olup hem de bu erdemlerin pek rastlanmadığı bir alanda örneğin siyasette başarılı olabilir mi?… Onlar olurlar… Üstelik siyasete girince yine yapılamayanı yapıp fark yaratırlar… “Dönüm noktakları”nda yer alırlar. Onurlu, dürüst bilgili ve nazik tavırlarıyla siyasette herkese iyi bir örnek oluştururlar. Ve… Gün gelip vakitsizce aramızdan ayrılınca herkese ama herkese aynı soruyu sordurturlar: “Neden?... Neden hep iyiler erken ölür?” Ama, onlar için bu sorunun da; yanıtının da hiçbir önemi yoktur… Çünkü, onlar “filleri kuyruğundan çekip tepeleri aşırttıklarını” ve “hayatlarını boşa geçirmediklerini” iyi bilirler… İşte bu yüzden “veda ederlerken” yine aynı gülümsemeyle “buna da şükür”, diyebilirler… 11/22/2006 Banat vs. Vepa | "Pazarlama" | Hangi müşteri!Bakınız size bir olayı; olağan gelişimi ile aktarmak, pazarda "pazarlama" diye dolaşanlara laf sokmak, hangi müşteriye pazarlama diye düşündürtmek, müşteri bilimi denilenin müşteri sömürüsü olup olamayacağını çağrıştırmak, "nasıl bir müşteri arzulanır?" ' ı vurgulatmak, atıp tutmak sallayıp vurmak etc. gayesinde değilim... Sadece kurguladım, yaşadım ve aktarıyorum :) Yeni çağ başlıyor, kendi terimlerimle... Nasıl ki "geleceği tasarlıyoruz, o yüzden buradasınız." dedik; yavaş yavaş anlayacaksınız. kime: tuketici@banat.com fırça al diyor, gittim fırça almaya... Banat 444 ün boyutlarında plastik ince saplı bir modeli var uzun zamandır, fırça kısmı aynı ama kalitesi çok kötü görünüyor. Ondan almadım gittim Vepa Ultra 325 in çanta tipini aldım. Çok seyrek kılları var. Fırça kısmı hemen hemene 444 ile aynı ama aynı hissi vermiyor, kılları yoğun değil... Çok seyrek. 67 tane naylon kılı var... Banat 444 te ise ~ 120 tane... Ayrıca insan ürettiği ürünün marka yazılacak kısmına markasını basmaz mı ya... Basmamış... Sonra dedim bunu bir yazmak lazım ama önce Banat’ a bir bakalım... Web sayfalarınızı inceledim. Banat vs. Vepa... Sizinki çok daha güzel ama ürün hakkında perakende müşterisi için pek bir bilgi yazılmamış... Neyse... Sonra baktım bizim Banat 444, Fashion 444 olmuş, kauçuk kaplama sap gitmiş, kaliteli plastikten bir mamül gelmiş ama marketlerde yok!!! Kozmetik satıcılarında da... Niçin yok? Eğer böyle bir ürünün olduğunu bilseydim almazdım Vepa. Ben, sizin 444 ü tamamen kaldırıp, o dandik saplı ürünleri üretmenize anlam verememiştim zaten. Fashion 444 saç fırçası bulabileceğim alabileceğim bir adres verirseniz çok iyi olur. Teşekkürler, iyi çalışmalar...
kimden: ayxxxxxxx@banat.com Saygılarımızla, kime: ayxxxxxxx@banat.com
11/17/2006 oeehh ama hakkaten!Ne kadar alışmışım şu merete, geçici bir süre bırakmak zorunda kalmak bile ne kadar acı verdi... Uğursuz şey ne olacak! İnsan keşke kıymetini bilmediği şeylere bazen yukarıdan bakabilse, yükselip bir şemasını çıkarabilse dünyasının, inceliklerini kavrayabilse, uğrunda neleri feda edebileceğini düşünebilse... Edebiyat yeter. Evet, ben de sıradan bir insan gibi sahip olduğum bilgisayarımın kıymetini anlamamış bir hâldeydim ve o akşam olanlar oldu!
Aslında ne oldu? Temp klasörlerini, gereksiz log dosyalarını, ilişkisiz boş klasörleri, bağlantısız linkleri, hatalı regleri, çöp kutusunu ve dahi her bir şeyi silip; cillop gibi bir sistemde çalışmak; hükmetmediği tek bir dosya bırakmamak arzunda olan windows kullanıcıları aman iyi okuyun... Çünkü ben de sizlerden biriydim... Hâlâ da öyleyim, öyle kalacağım. Bu işler için yazılmış güzide yazılımlar var; RegSeeker, Advanced System Optimizer, CCleaner, Registry Booster, WinOptimizer etc. işte ben bunların hepsini denedim. Hatta bazılarının eksik yanlarını diğerleriyle kapatmaya çalıştım, her türlü kapanmayanı da elimle düzelttim ve başardım da; nirvana oracıktaydı, tam karşımda!
Avira ve Ad-Aware ile sistemimi zararlı içerikten arındırıp, güzide yazılımlarla MS saçması WinXP SP2 HE min içinde oluşan gereksiz dosya ve bağlantıları temizleyip; en sonunda cleanmgr yi çalıştırıp; gitmeyen bazı gereksiz dosyaları da elle silip sonunda da dfrg ile cillop gibi bi sistem optimizing yapıp restart attığım günlerden biriydi...
Daha önceki bahar temizliklerimden birinde; boot.ini yi silmiştim. Gereksiz bir şeydi, ve sıradan bir kullanıcının başaramayacağı bir işlem olan boot.ini silmeyi sıradışı olan ben başarmıştım; bilgisayarım düzgün bir boot işlemi yapıyor ve başımı ağrıtmıyordu. Hatta bunu deneyimler.net teki ilgili habere yorum olarak yazmış 33 66 999 numaralı tuşlara basarak arayabileceğiniz MS Call Center a danışacağımı belirtmiştim... Lakin ihtiyaç görmedim; kendim bir boot.ini bile yazdım :) Sistem benim sistemimdi, bilgisayar (FSC AmiloPro V2045) benim bilgisayarımdı, dosyalar benim dosyalarımdı; sistemime ben hükmederdim, etmeliydim de!
İşte o gün, bir pazar akşamı bir restart sonrası bilgisayarım açılmadı... \\WINDOWS\system32\config içerisindeki osuruktan dosyalardan biri zarar görmüş ya da silinmişti... Sistem açılmıyordu, boot.ini yi ben yazmıştım, bios şifremi unutmuştum! Dünya ve Türkiye halklarıyla birlikte daha yeni yeni dizüstü pc kullanma kültürü gelişen ben, apışıp kalmıştım!!!
Gerçek hayatta da hemen her bir kağıt parçasının ifadesiz manevi değeri olduğuna inanan ben; bilgisayarımın içerisindeki 80GB lık Samsung hdd içerisinde bir sürü -kendimce- mühim dosya taşıyordum... Telefon rehberim, anı niteliğinde bir sürü fotoğraflar, 25 bin e-posta adresi, akademik araştırmalarım, özel seçki müziklerim, Porsche koleksiyonum, msn geçmişim, bazı ticari projelerim etc... Bunlar ise benim için milyar liralarca değer demekti ve asla hiç birine, bir çırpıda formatı basıp "bye bye" diyemezdim.
Demedim de; dosyalarımı kurtarmak için elimden geleni yaptım.
MS Call Center ı aradım... Sanki sokak kulübelerinden çalan herhangi bir tanesine bir gps sistemi ile yönlendirilen çağrı merkezi operatörleri soluk soluğa geliyor ve sizinle konuşmaya başlıyor… İsim sormak, orijinal doğrulaması yapmak yok; banka çağrı merkezleri gibi kılı kırk yarıp size lütfen 5+1 bıçaklı Gillette Fusion kullanın demiyorlar. Doğrudan başlıyor konuşmaya ama sanki windows help dosyası, bir yerden sonra; "Lütfen satıcınızla tekrar görüşün, daha önce görüşmediğinizden emin misiniz?" bile diyorlar (: Ayrıca sanırım ki son iki versiyon olması gerekiyor kullandığınız ürünün. Meselâ benim olayım biraz aştı; kızcağız yardım edemedi… DOS için bir çözüm sunamadı, ya da MS Win xp SP2 imi kurtarmak için DOS uygulaması yaptırmadı, belki tam ve etkin bir iletişim kuramadık; çünkü ben stüdyo sakinliğini andıran bir odada konuşurken; o minibüs, otobüs ve bilimum taşıtların korna ve motor gürültüleri altında konuşuyordu… Daha sonra aradığımda karşıma çıkan Gökhan Abur misali gür ses tonlu insan ise bir an durup -yaklaşık 4 saniye- sonra “Mehmet Bey, notebooklarında harddiski elbette ki çıkar” dediğinde benim notebook donanımı konusunda uzman ya da garanti koşulları konusunda bir hukukçu olmamı bekledi sanırım… Eğer konuşan .hlp dosyasının ne olduğunu merak ediyorsanız; çok güzel bir tuş dizisi var; telefonunuzdan tuşlamanızı öneririm ;)
Bu beyefendinin önerisine sıcak bakan ben, mahallemizdeki bilgisayar tamircisinin veri kurtarma ve sistem yükleme için 50 lira alırım sözünü de ele alıp bi kenara koyup; sata 2,5 inch external case alırım ve usb vasıtasıyla kurulu sistemden dosyalarımı DVD ye kaydederim diye düşündüm... Lâkin Gold Bilgisayardaki ilginç arkadaşlar bana $12+KDV ye IDE kasa satmışlardı... Zorla onu iade ettikten sonra 69 YTL ye ilgili ürünü Mecidiyeköy' den temin ettim. Tabi bilgisayaramın çelik ve boyalı vidalarına minimum zararı vermek için 15 liraya çok şahane bir tornavida takımı aldım... İtina ile makinemi açtım, hdd orada duruyordu... Selim in VAIO suna taktık. Ama sorun şuydu, zahiri ne demek öğrenmeliydik!
Dosya sisteminin çökmüş olması şu demekti sanırım; dosyalar duruyor, görülüyor, açılıyor ancak klasör yapısı olmadığı için dosyalar başka bir ortama taşınamıyordu. Veridisk şirketi bu işlem için min. 100 $ alacağını bana üzülerek ifade etmişti. Bende bir gece boyunca, tamamen ücretsiz PC INSPECTOR™ File Recovery yazılımıyla dosyalarımı sabah Antalya' ya uçacak Selim' in bilgisayarına recover etmeye başladım... Tamamı olmasa da bir kısmını recover ettik. 3 saat filan sürdü toplam 11 GB lık recovery işlemi.
Bu sırada bilgisayarların garanti şartnamelerini de ezberledim diyebilirim. Dizüstü bilgisayarların kasasını sökemezsiniz ama açılan (vidalı) kapakları açıp içine istediğinizi takabilirsiniz. Ancak üretici tarafından izin verilen aksesuvarları kullanmalısınız. Onun dışındakilerin yaratacağı hasar garanti kapsamı dışında...
Hasılı kelam, ben bilgisayarsızlıktan çatlamak üzereydim. En sonunda yeni bir hdd almaya karar verdim ve Ayder' den Ali abi $106+KDV/8 karşılığında bana 100GB Samsug 2,5 inch sata hdd yi sattı, fiyat iyi... Bi de ram aldım, 512 :) Eve geldim ram i taktım, sistem kuracağım; donuyor, takılıp kalıyor... Format ın ortasında uçuyor bilgisayar... Ya bi git... En sonunda en başında götüreceğim ve 80 lira verip BIOS şifremi kırdıracağım yere bilgisayarımı götürdüm. Merhaba DataPro!
Epeyce bir para harcadım, ama şimdi akıllandım; pek fazla kurcalamadan işimi hallediyorum... USB den bağladığım eski hdd deki dosyaları da peyderpey alıyorum; burada dikkat edilecek husus şu imiş; klasörü komple almayacakmışız, sadece dosyaları taşıyacakmışız.
Bilgisayarın, hayatın! Eğer para harcayacak birisi, bi iş yoksa hayatını da bilgisayarına feda edersin işte böyle :) Bu da başımızdan geçti, ama tecrubeyi de amma pahalıya aldım, bi daha asla; aman ha! siz beleşe kondunuz ;) 10/8/2006 apokaliptika - politika - apolitikaapolitik...
İlgili kelimeyi ilk gördüğümde tdk.gov.tr adresinden kelimenin Türkçe mânâsına baktım. Sonuç olarak beliren "bulunamamıştır" ifadesi; beni normal - anormal eşleşmesinden yola çıkarak, "politikadan uzak" şeklinde yorumlamama sebep oldu. Sonradan baktım bekledim, bu e-postaya cevap atan olacak mı diye... Sonuç; "apolitik"... Evet sessiz, suskun bir toplum, elleri tuşlara basıp bazı şeyleri kafasınca yazmaktan üşenen ya da çekinen bir toplum... Peki sesimizi gerektiğinde çıkartmıyor muyuz? Çıkartıyoruz, ama çıkartmayı bilmediğimiz için susturuluyoruz ya da; suskunluk, sükût bazen çok daha fazlasını imâ ediyor; ama bunu farkettiremiyoruz... Politikadan bahsedip, devlet kurtarıp ideoloji satmak, din satmak, fikir empoze etmek, rejim satmak, rejim ithal etmek, para ihtiyacı olan yerde imza toplamak, meydanlarda varlığını gösterip rüştünü ispatlamak... Bunlar mı acaba politik olmak... Hıncal Bey' in ya da Profesör Toktamış Beylerin sıkça dert yakındığını biliyoruz, "şimdiki gençler de pek apolitik" diye... Acaba politikliği abartıp, biraz da körükleyip; ülkeyi yeniden 26 sene öncesine mi götürmeyi amaçlıyorlar... Bizim bile artık lise sıralarını özlemeye başladığımızı göz önüne alırsak, toprak kokusu onlara son bir kez meydanlara çıkmak hevesi mi veriyor. Savunduğum gerçekler varsa eğer, ilgili mecralarda yer alır; ama gerçek dışı yada mantık ötesi yaklaşımları savunmak uğruna geçmişte tekrarlanmış hataları tekrarlamam.
Bence şimdiki gençler politikanın âlâsını, "alliyûl âlâ" sını yapıyorlar da yaşı geçen gençlerin pek haberi yok. Akıl mantık ikilisi ile, dünyanın realitelerinin dengeli bir senteziyle üretilmiş fikirleri savunuyor ya da bu tür fikirler yaklaşımlar oluşturup bunların peşinden koşuyoruz. At gözlüklerinden sihirli küreye bakıp karar vermek yerine, internetten dünyamızda neler nereye gidiyor diye bakıyoruz... Şu tüketim toplumu içinde, küreselleşen dünyada buncacık bile politika yapıyorsak; zaten apolitiklerle aramızı hızla açıyoruz demektir... Çünkü zıt kutuplara koşuyoruz, koşturuluyoruz... Öte tarafta da birleştiriliyoruz; diesel kot üzerine Che t-shirt ü giyiyoruz, giydiriliyoruz...
Acaba biz nereye gidiyoruz? İşte üzerine binip uzaya gidecek uzay mekiklerimizi, inip ottawa ya uçacak uçaklarımızı, inip manche tunelini geçecek trenlerimizi, geçip bunları kontrol edecek bilgisayar yazılımlarımızı, gidip bunları satacak pazarlama ve bütünleşik iletişim kanallarımızı, satıp reklamını yapacak medyamızı, toplayıp çoğaltıcak bankamızı ve bunları koruyacak güvenlik güçlerimizi, bunların oluşacağı eğitimli toplumu, düşünerek bu fikirleri çoğaltıcak kalfiye elemanı, inancıyla barışık bir refah içinde yaşatacak parayı, üretmedikten sonra; ha politiksin ha a-politik... Ne farkeder, ya da ne farketti...
note. ( içerik üretmede win live writer beta kullanmaya başladığımdan dolayı bazı şeyleri biriktiriyorum, ayrıca bigudaki seri yorumlarımı da genişleterek eklemeyi düşünüyorum. aria ile ilgili olarak da web deki en geniş içeriği halen yazıyorum. bu yazı da kampusum.de deki mtb de ilk olarak yayınlanmıştır. addicted kardeşlerime duyurulur. blogger beta dan dolayı da videogin bir müddet kapalıdır) 8/27/2006 Ferrasini satan bilgeden inciler.Ferrarisini satan bilge diye bir kitap var. Meşhur. Kitap okuyor görünen tikiler, enteller, ne varmış bir bakayım diyenler, aa gazete beleş kitap veriyormuş ne lan bu diyenler, her kitabı hatmetmeyi şiar edinenler, gerçek okurlar ve de kışa hazırlık olur oğlum al bulunsun diyenlerin bile ellerinde çantalarında görebileceğiniz bir kitap. Hüsn'ü mübarek medyamızın pompalamasıyla bestseller olmuş ve her kesime ulaşarak satış rakamlarını alt üst etmiş bir kitap.
Ve bu kitabın yazarı yakında ülkemize gelecekmiş. Bu haberi duyar duymaz bilgisayar başına geçip adamın telefonunu buldum ve bir ön görüşme yaptım. ;)
Görüşmemizden size en çarpıcı bir kaç cümleyi aktarmak istiyorum.
Diyor ki;
"Ben eskiden bilge filan değildim, para da boxtu; ferrarim, yatım katım filan vardı. Zaten bildiğim tek bilge, Bilge kül Kaan idi. Ne zaman ferrarimin kız kırmızısından sıkılıp siyah bir Porsche 911 turbo aldım; camiamda adım "bilge adam" a çıktı. Eş dost, sosyete ve cemiyet bana bilge demeye başladı. İtibar kazandım, sonraki sene de bunu bir kitap yazarak daha uzak çevreme de anlattım. Kitap baya bi satmış olacak ki, Porsche kolleksiyonuma her ay bir yenisini ilâve ediyorum. Sizin ülkede de baya ilgi var. Bu F1 Türkiye' nin medya patronunuz Aydın Doğan' a tümüyle satılmasından sonra "Ferrari' den Renault' ya doğru bir yönelme olur inşallah" amacı güdülerek sürekli benim kitabı bedava dağıtıyorlar. Bir de sizin ülkede Cenevizli Korsanlar varmış onlar da epeyce ilgilenmişler kitapla. Bence bu çabalar boşuna, daha iyisi varsa o da elbette ki Porsche' dir. Bindiğim şeyin beni uçurduğunu ve gizemli kıldığını hissetmek apayrı bir duygu. Bir Porsche alarak ne kadar bilgece bir hareket yaptığımı şimdi anlıyorum. Ülkenizde de bunu tüm ayrıntılarıyla anlatacağım. Zaten bu konu ile ilgili olarak da Doğuş Otomotiv ile özel bir anlaşmamız var. Belki dikkatinizi çekmiştir şu sıralar ortalık "bilge den satılık Ferrari" kaynıyor. Umarım dünya toplumlarının bilgeleşmesi, erdem sahibi olması adına iyi bir hareket yapmışımdır. Herkes Porsche alsın, bilgeleşsin ve dünyamız barış dolsun!"
Ben de Ferrarisini satıp Porsche alan bilgenin bu düşüncesine katılıyorum, umarım dünya barışla dolar! 8/19/2006 Kopya!Kopya çekmek kötü bir alışkanlık... Peki hayat imtihanında, kendimizden üstün başka bir hayatın kopya edilmesi neden teşvik edilmiş ki? O zaman kopya hayatların başkalarından üstünlük yaratmasını nasıl açıklayabilir, ne gibi uygulamalarla karşılık verebiliriz... Bir hayatı kopya etmek sevap iken, hayatta kopya çekmek neden günah? İyi kopya ile kötü kopya arasındaki fark nasıl sınırlandırılabilir ki... Bu soruların cevapları çok ilginç olacaktır. Arzu edilen acaba tekdüzelik midir? Yoksa çeşitliliğin verimi mi? Kopya alınacak referansları kim nasıl belirler... Kopya değil, orijial bir hayat yaşamak dileğiyle.
BSA. Lisanlı Yazılım Kullanın. Hayatınız da, sizde orijinal olsun. 8/11/2006 Dünya sahnesindeki tiyatroya da mı seyircisin be mehmet?Hehe, Mehmetcim; şu sıralar biliyorsun pek bir nazlıyım gelme üstüme… Gruba da yazmışsın hakkımda bende bir cevap atayım dedim… Açıkçası Turkcell ‘in yeni icadı topkafalar çıkmadan epeyce önce ürettiğim ve yakıştırdığım bu kelime ile ilgili pek fazla bir şey demeyeceğim; ancak benim sembolleştirdiğim zihniyeti az çok tarif edeyim istersen. Her akşam eve dönerken saat yedi civarında İstanbul Belediyesi önünde sivil plakalı ultra lüks otomobiller içerisinde Polat Alemdar klonu insanların olduğunu görüyorum… Ne gibi işlerinin olduğunu da merak ediyorum doğrusu. Bu adamlar çoğunlukla heyet şeklinde geliyorlar ve belediye kapsından “burayı ben yarattım” havasıyla içeri giriyorlar. Hâl böyleyken, sizin gibi “altın gençler” davetiyesiz oldukları gerekçesiyle saray kapısından içeri girmekte zorlanıyorlar. İçeride de tahminim şu ki; Polat Alemdar klonu arkadaşlar, parti ve belediye mensupları, basın temsilcileri, birkaç genç ve ılımlı enteller ile ılımlı dini kesimden çok seçkin konuklar yerlerini almıştır. Aslında, aynı bu seçkin konukların belediyemizin göze batmayan ihalelerinde de aynı seçilmişlikle yer aldığını düşünebiliriz. Bir diğer taraftan bunların dışında kalan bazıları da ilginç girişimlerde bulunmuyor değiller. Örneğin belediyenin; Kuştepe ve Sulukule’ de yerleşik bulunan ve yıllardır orada ikamet ederek ayrı birer kültür grubu oluşturan çingene (dantel deyişle roman) kardeşlerin evlerinden, onlarca yıllık mekânlarından uzaklaştırılması ve oraların yeniden yapılanması projeleri karşısında bazı STK ve akademisyenler “oradaki şehir dokusunun ve kültürün yok olacağını” savunuyorlar. Ama 14. yüzyılda başlayıp çoğunluğu 17-18. yüzyılda inşa edilmiş tarihi hanlarda ticari faaliyetler gösteren esnafın Eminönü ilçesinden temizlenme projelerine hiç kimsenin ses seda çıkardığı yok. Türkiye’nin ticari kalbi konumundaki bu merkezin tarih sahnesinden silinmesi sadece tarihi eserlerimizi parlak jelatin ambalajlar içine sokmaktan öteye gidemeyecektir. Bunun turizm adına yapılacak olması ise gerçek bir şamata! Senin de dediğin gibi buraların ayrı bir kültürü, ticaretin farklı bir şekli, eski esnafın ayrı bir ahlâkı ve dahi hamalların bile turist karelerinde yerleri var. Oryantalistlerin güncelerinde yerlerini almış hamal kardeşlerimizden, yabancılar öyle etkilenmişler ki şöyle bahsediyorlar; "... hamal, İstanbul’a özgü, bambaşka bir yaratıktır. hamal iki ayaklı, hörgüçsüz bir devedir. salatalık ve su ile beslenir. geçilmez derecede arızalı sokaklarda, korkunç yükler taşır. öldürücü sıcaklarda, dik yokuşlar tırmanır." Gerçektende, mal indirmek için dizilmiş semerleri ile artık göremeyeceğiniz koca koca balyaların, hararların altlarına giren ve ekmeklerini böyle kazanan insanlar var. Senedin sözden öte bir tanımı olmayan bir ticari ahlâk var buralarda. Bunların silinip atılması bana; eskiden Gülhane Parkını güzelleştiriyoruz diyerek kebapçı dolduran, ardından da, yine Gülhane Parkını güzelleştiriyoruz diyerek trilyonlarca lira harcayıp saray bahçesi hâline döndüren zihniyetin iç bunalımlarını hatırlatıyor. Belki esnaflar azalmış olabilir ama nasıl Anadolu’mda her kazanın bir çarşısı varsa; İstanbul’ un da çarşısı bellidir. Esnaf demişken; bu sıralar yine gündemde, zaruriyetten yerinden yurdundan edilen Bolu Dağı’ndaki yol kenarı esnafını bekleyen bir gerçek var. Tünel ve otoyolların açılmasıyla işlerinin azalacak olmasından yakınan kesimin devletten talebi otoyol kenarında bir takım alışveriş merkezi imiş. Bu da Galleria açıldığında Bakırköy esnafının devletten bir Carousel talebi gibi bir şeye benziyor :). İlginç bir durum bakalım devlet baba ne düşünecek? Devlet baba geçenlerde bir şey düşündü; Karadeniz’ deki findukçular için. Olayı yakından takip etmeye çalıştım. Fındıkçı Fiskobirlik’in oluşturduğu kötü hâl (Fiskobirlik bu sene taban fiyat açıklamayacağını ilân etmişti, üretici de sabırsızlanmıştı) sebebiyle devlete isyan etti. Fiskobirlik ise tıpkı çoğu federasyon gibi özerk bir kurum. Devlet baba cevap verdi; “Biz Fiskobirlik ‘in 2,4 milyar lira borcunu sildik ve de ödedik gerekli kanuni düzenlemeleri yaptık; bir çok yetkiyle donattık. Fındık konusunda tek yetkili ve de sorumlu Fiskobirlik’tir.” Mesaj gayet net, peki Fiskobirlik ne yaptı? Ses çıkarmadı bile, sadece beş satırlık bir basın açıklamaları oldu. Manda kasa Mercedesler’in siyah camları ardındaki büyüklerimiz de “ofis çiftçinin kara gün dostudur” dedi ve çiftçiyi bu sene Fiskobirlik’ ten kurtardı. Bu sefer FKB ses verdi; “özerk bir kurumun yetkilerinin sorulmaksızın elinden alınması saygısızlıktır, daha büyük sonuçlar doğuracaktır.” Mehmet; misâl ben sana “sen hırsızsın” desem; sen bana, bunu neye dayandırarak söylediğimi açıklamamı istemez misin? Benden somut deliller istemez misin? Otur birader konuşalım niçin böyle dedin, demez misin? Ama sen bana “sadece beş satır” dan oluşmuş yetersiz bir açıklama uzatırsan, sana hırsız derler birader. Burada da birçok özerk kurumda olduğu gibi, FKB nin yamuğu su üstüne çıktı. Milletim adına üzüntü verici bir olay. Sorunun asıl kaynağı ise; kuzeydeki fındıkçıların arz fazlası oluşturması imiş… :) “Fındık bu sene iyi para etti, seneye daha fazla mahsul çıkartmak lazım aabi” mantığıyla girilen bu maceradan özünde yine üretici zararlı çıktı. Bu olayda sorun oluşturan diğer etkenler ise şunlar; Hükümetin 2004 yılına ait don afeti tazminatının bir kısmını ödememiş olması ile FKB’ nin üreticilere geçen yıldan epeyce bir borcu olması. Öte taraftan; bu, bir sene az arza diğer sene fazla arz ile cevap vermek Türk ziraatçısının en önemli hatası ve en büyük yanılgısı. Devletin buna göre bir takım düzenlemeleri vardı; ulusal tarım politikaları adına yapılan çalışmaları, ne oldu onlar bilemiyorum… Hallerde sık sık gördüğümüz domates ezme şenlikleri, kayısıları alıp yollara saçma çılgınlığı, karpuzları basın karşısında tarlaya dökme partilerindeki bu mahsuller; bir sene önce az arz edildiği için kamyon yüküyle parasını verdiğimiz üründen başkası değil aslında, lâkin bunu bir de bizim ziraat erbabımıza anlatmak lazım. Deneme yanılma maceraları sadece buralarda olmuyor elbette, dünyamızın çağdaş tarafında da aynısı söz konusu; hele ki konu pazarlama maceraları ise ben bunu dilime dolarım. Yıllardır cinsel tatminde eksiklik hissi – paradoks :) - yaşayan kadınların yegâne çaresi gibi gösterilen Algida Magnum sadece yerel pazarda değil, küresel pazarda da MyMagnum diye bir takım yeni çalışmalara girdi. Benim algıladığım “artık erkeklere ihtiyacınız kalmadı ey kadın milleti, magnum size yeter! Bakın ciddisiniz, tutkulusunuz, gizemlisiniz, magnum alacak paranız da var daha ne istiyonuz!” şeklinde bir yakarış söz konusu. “Sen misin?” “Evet BeniM!” diyerek de zorla algılatma da içeren bu etik olmayan uygulamalar sonucu bir çekiliş var ve işin bitiminde de, kazanan sen misin diyecekler. Bu kampanyanın filmleri tv de döndü uzunca bir süre, görsel açıdan hoş olsa da iğrenç ötesi ve uyuz bir reklâm. Seyrederken bin bir türlü rahatsızlık hissediyorsunuz. Hele ki şimdilerde raketlerde çıkan basılı reklâmlar nasıl. Panda misali boyanmış suratıyla gizemli olduğunu haykıran salak, sizce gizemli mi? Bence gizemli bir salaktan öte, panda görünümlü bir salak. Reklâmcılar nedense izlenesi reklâmlar yapmak isterken ya abuklaşıyorlar ya da reklâm yapalım derken işi iyice psikolojiye vurup izlenmek istenmeyen görsel estetikten uzak algıda bir bütünlük oluşturan reklâmlara kaçıyorlar iyice. Hâlbuki reklâm dediğimiz izlenesi, aidiyet hissi veresi ve algısal olarak da yabancılık çekmeden kullanılası talep edilesi bir ürün oluşturmaktır. Bakın ColaTurka sildi her şeyi. O eski paintte yapılmış logodan tutun da, slogana kadar. Logo yapıldı, bir marka kimliği oluşturuldu vesaire, üstünde çalışıldı sonuçta. Bakın sloganda, “hep beraber”. Beklide Göksel’ in bu ilgili şarkısından sebep; bu çalışmaları sevdim. TV reklamı da gayet izlenesi ya da en azından kulak misafiri olunası. Amaa peki ya Kalbim Benecol! Danone Danacol’ ü üreteceğini açıkladığının ertesi gün Ülker reklam döndürmeye başladı. Aslında nitelikli ürün kampanyalarının insanımız için başarı şansı düşük, bu furyadan alnı ak kurtulan sadece Activia; peki diğerleri… Dağıtımı az, tüketimi az, bilinci az… Ülker Benecol’ de bir haftalık avantajını iyi değerlendirmeli. Peki, “Kalbim Benecol, Her gün Mutlaka!” diyerek bu işi kıvırabilir misiniz? Radyo reklâmında bilişsel bir metin okunurken, tv videosu tam bir facia. Metin yazarlığını da Arda Erdik yapmış. Etkiden uzak olduğunu düşünüyorum. Tıpkı bu yaz silinip atılan Golfettin gibi… Öldürdüler garibanı :) Etkiden bahsetmişken, tv videosunda Molso Canadian klonu Sütaş Yoğurtsever kampanyası aslında bütünleşik bir pazarlama stratejisiyle gayet iyi bir etki bırakmışa benziyor. Marketteki posterden tutun da, raketteki sprey yazı benzeri kaplamalarla “ben de!” yazmasıyla iyi etki bırakmış bir reklâm bence. Sütaş hazır bu trendi yakalamışken ayrana da bir reklâm çekti ki, etki metki hikâye… Ama izlenesi bir reklâm ve de gayet güzel. Sevimli bir hâli var. Finaldeki Türkiye uyarlaması bir hayli minik kalmışsa da; erkeklerin ayran, hanımların kalça salladığı bu reklâm Sütaş’ a iyi iş yaptırır. Tüketicisiyle iyi bir ilişkisi olan şirket, tedarikçileriyle de iyi geçiniyor. Kırk bin hediye paketi yaptıracakmış. Hayvancılıkla uğraşan köylü kardeşlerimizi sevindirmek için. Critos cips reklâmında da; erkeklerin ilk başta sadece pipileri, kadınların da göğüsleri şişer mesajı veriliyor. Kendi düşünce sistematikleri içerisinde gayet doğal olan bu durum; cipste afrodizyak etki vardır diyerek tüketiciyi yanıltmıyor mu? Ahlaksızlık diz boyu be gözüm. Axe’ ın Gravity reklâmlarındaki gibi bir zekâ pırıltısı yok bunda. Bunda belden aşağı Cem Yılmaz esprisi tadı yok. Söylemeden geçemeyeceğim Dove reklamındaki müziği de araştırdım bulamadım, bulan bi haber ediversin. Şu sıralar; başparmakla orta parmak arasına sıkıştırılmak suretiyle döndürülerek işaret parmağına dolanan ve bu döndürme hareketini defalarca yaparak, uyuz bir stres bırakan zincir etkisi uyandıran mıknatıslı hematit taşlar var her yerde. Satıcıları bir liraya satıyor ve stres taşı diyerek satıyorlar. Hava ayrı atıp birleştiğinde duyulan ses bile uyuz. Çin’ den getiren arkadaş parayı kaldırmıştır tahminim. Benim anlamadığım bunların bu kadar hızlı nasıl yayıldığı. Satıcıların surat ifadelerine bakarsanız dağıtım kanalı olarak neyin kullanıldığını anlarsınız… Strese girmek için bunlara ihtiyacımız yok aslında. 21. yüzyılın başında; bilginin hâkim olduğu, teknoloji sayesinde insanların yeni ufuklara yepyeni yelkenler açtığı, keşiflerin engin denizlerde değil de laboratuarlarda yapıldığı, demokrasi ve insan hakları konularında belirgin bir yol alındığı, United Nations NATO Human Rights Watch gibi koca koca kurumların olduğu, birilerinin “dur!” diyebileceği, insanın her değerden üstte ve üstün tutulduğu bir dünyada yaşadığımızı sanıyordum. Artık sınırları değiştirecek, hayvandan aşağılık hareketlerle insan katledilecek savaşlar olacağını pek zannetmiyordum. Dağdaki, sınırdaki, cephedeki askerle ufak tefek savaşlar olacaktı. Çünkü her delikanlı kendini ispat etmek isteyecekti. Ama delikanlı gibi! İğne değirsen patlayacak sabun köpüğü misali aşağılık yahudi ırkı gibi değil! Aşağılık sabun köpükleri, yolda gördükleri aracı patlatacağız deyip, evinden kaçamayanları evde vuruyorlar. Saygın bir kurum olan HRW ye göre ise uluslar arası yasaklanmış savaş malzemelerini kullanıyorlar. Çocukları, kadınları, ihtiyarları öldürmenin mubah olduğunu hahamlar kurulu seviyesinde kabul edip dünyaya açıklıyorlar! Askeri olmayan bir ülkeye girip yakıyor, yıkıyorlar! İşte bu sabun köpükleri, II. WW da yağlarını eritip sabun yaptığımız sabunların köpükleri… Aşağılık, korkak ve yalandan delikanlı! Peki, sonuç; dünya sessiz… En büyük sesi Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez çıkartıyor, dünyaya meydan okurcasına. Arka plandaki US, Irak’ daki büyük çuvallamanın dünya kamuoyunda iyiden iyiye ayyuka çıkmasından dolayı bütün atlara aynı anda oynuyor. Amerikan kamuoyu artık ölen Amerikan askeri haberi almak istemiyor. US ekonomisi kötüye gidiyor. Bush ve Şahinler, Iran’ a girememenin acısını İsrail karşısında susarak, ezilip büzülerek, destek vererek ve gücünü İsrail’den yana kullanarak gideriyor! UN temsilcileri, yasak misket ve fosfor bombalarının rapor edilmemesi için öldürülüyor. Amerika’ nın eteğini tutup peşinden giden Blair ve hükümeti, zaten iyiden iyiye kaybettiği cazibesini İngiliz kamuoyunda düzeltebilmek için, tıpkı geçen yılki metro bombalamalarında yaptığı gibi kamuoyu görüşünü kendine çevirmek için “ahanda bomba!” diyor. Dünyayı olmayan bir şeye inandırıp Lübnan’ da ölen sivillere çevrili kameraları, kendine uzanmış sahte terör tehlikesine doğru çevirtiyor. Bir cümle sarf ediyor İngiliz yetkili; “…terör çocuk kadın demeden sivillerin hayatına kastedilmesidir, biz bu harekâtı halkımız için yaptık.” Dimi tıpkı İsrail’in yaptığı gibi… Metro bombalarından sonra İngiltere’ de çok ciddi terörle mücadele yasaları kolayca geçerken, benim ülkemde cumhurun başkanı “basın özgürlüğü” adı altında “terör örgütü propagandası yapan gazete ve gazetecilere getirilmesi planlanan ağır cezaları” anayasa mahkemesine gönderiyor. Neden? Ülkede Özgür Gündem gazetesi rahatça lanet olası PKK propagandası yapabilsin diye! İran’ a molla deyip aşağılayan gazetecim, aşağılık İsrail’in bir din devleti olduğunu hemen de unutuveriyor… İran bugün US karşısında, bölgemiz Ortadoğuda, ve dünyada dik ve diri bir duruş sergiliyor. Ortadoğudaki hıristiyan ya da müslüman halkların tek savunucusu konumuna gelen Hizbullah’ ı destekliyor. Almanya’ da geçenlerde ikinci bir Çernobil tehlikesi atlatıldı. Amerika enerjisini nükleer güçten elde ediyor, bu The Simpsons’ a bile konu oluyor! Hepsinin enerjisi nükleer kaynaklı ama İran bunu geliştirdiğinde dünyaya dert oluyor. Japonya bile buna karşı çıkıyor. Bizler de İran’ ın bu dik ve diri duruşunu desteklemeliyiz. İran bugün kendisini aşmış bir ülke, zenginliğiyle göz kamaştırıyor, geçmişiyle bizi andırıyor. İnsanların kılık kıyafetinde takılıp kalmış zihniyetlerin küçümsediği mollalar, artık şark usulü uranyum çubuklarıyla tiyatro yapıyor! US ise bize yakında nükleer başlıklı barış güvercinlerini salacakmış gibi duruyor. Mehmet Ali Birand’ ı Yaser Arafat ile karıştıracak kadar küçüklüğümden beridir Filistin’ de insanlar öldürülüyor. Bütün bunlar demek oluyor ki, artık ipin ucu çözülmeye başlamış… Irak’ ta müslümanı müslümana kırdırarak; kırma çobanlara devlet kurdurdular. Bu da yetmiyormuş gibi kendilerine teşekkür ettirdiler bu insanlara! Irak’ daki direnişçi güçlerin bir bombalı eyleminde 50 kişi ölürken İsrail’ de bir bomba patladığında 3 kişi ölüyor. Bu da nasıl oluyor anlamıyorum. Direnişçi; kime karşı? İşgalci Amerika’ ya karşı. İşte, direnen adam gidip de kendi arkadaşını öldürmez; bir bombayla da 50 kişi ölmez! Anlayın artık siz. Ortadoğu halkları bu yeni çizilecek haritadan rahatsız. Türkiye ise burada parlayan bir yıldız. EU için doğudaki en güçlü güç iken, Ortadoğu halkı için de onları batıya anlatacak bir ağabey. Siyasi istikrarı, gelişen ekonomisi, genç nüfusu ile ayakları üzerinde sağlam durabilecek hatta bölgenin hükümdarı olabilecek bir güç. İşte bu yapıyı bozmaya yönelik sıcak gelişmeler olabileceğini hatırınızdan çıkarmayın. İşte bunlar için üzülüyorum! Evet, kelimede üzülüyorum, hem de çok. Aşan taşan param olsa gidip yardım götüreyim diyorum. Olan az kısmını elimden geldiğince etkin ve verimli bir şekilde yardıma ayırıyorum, ama yetmez. Gidip o sabun köpüklerine iğne batırmak lazım. Hatta gidip Antalya’ da tatile gelen sabun köpüklerine amonyak içirtip; gözlerine kezzap dökmek lazım… Benim gidip savaşmam da lazım ama burada da yapılacak işler var! O zaman ne yapabilirim diye düşünüyorum ve internetten kamuoyu yaratmak aklıma geliyor sadece. İnsanları bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve onlara gerçekleri anlatmak gerektiğinde sonuca varıyorum. YouTube u kullanıyorum, bunları tiryaki’s bloggin e yazıyorum. İnsanlara anlatıyorum. Neyi kullanarak? Interneti. Amerikalı rahimde düzülmüşlerin icat ettiği interneti kullanıyorum. Bende üreteceğim; ama bu fikir olur, ürün olur, teknoloji olur, iş olur. Bu insanlar ve bu ülke adına; kendim ailem ve yaşadığım toprakları bizlere bırakanlar adına. Derken bir proje geliyor aklıma Mehmet. Tişörtler yapalım şu turizm sezonunda, okusun şerefsizler, üzerinde “we the friends of Lebanon, Paletsine, Iraq, Iran, Syria, Afghanistan, Bosna …” Zaten bir sürü ülke var zulme kurban ettiğimiz müslüman ülke, 9/11 de ölenler beyaz bu ülkelerde ölenler zenci… A.Q. Maliyeti + 3 liraya satalım. “Live Well” hesabı. 3 lirayı Deniz Feneri ya da IHH ya bağışlayalım. Neden bunlar var sadece, neden sadece bu ikisi. Bunlar bizim ülkemizin yurtdışında da yardım eden güvenilir yardım kuruluşları da ondan. Ama bunlar bizim ülkenin zencileri değil mi ya? Bizim ülkedeki beyazlar da US deki beyazlar gibi demek ki. E o zaman zenciler de ölüme mahkûm. Zaten onları üniversiteye almıyorlar. Devlet dairesine başın kapalı giremezsin kardeşim diyorlar ama vergi dairesine girerken buyur ediyorlar! Bu nasıl bir ironidir ki böyle. Bizim beyazlarımız hayatlarını yaşıyor. Bakın onlar bu tür yardımlar yerine “baba beni okula gönder” isimli kampanyalar yapıyorlar. Liseden sonra gidemeyecekleri bir üniversiteleri olsun diye. Kırmızılar da “kahrolsun emperyalizm” naraları atıp, “savaşa hayır” deyip imza attırıyorlar. Ne ilginç değil mi? Zencilik demek ki evrensel manada bir hakir görülme sebebi. Hoş bir durum. Gerçi bizim beyazlar sanırım dışarıdaki beyazlarla aynı kişilikte. Hiç ummadığım bir yazar, Engin Ardıç; olabildiğine İsrail’ i savunuyor. CHP’ li vekiller; sonuna kadar İsrail’ e destek veriyor. Bizim beyazlar da bizim zencilere zulmediyor olmasın? Durumlar bundan ibaret işte. Bana diyorlar ki; “neden yazmıyorsun?” Yazınca böyle uzun yazıyorum, ileri gidiyorum haddimi aşıyorum. Ama Allah için doğru olanı söylüyorum. Sonuna kadar da doğru olmaya çalışacağım. 7/26/2006 Post-WarOrtadoğu' da kan gövdeyi götürürken; böyle bir album çıkartmış Matt Ward isimli kardeşimiz. İlginç değil mi? Resmen Türk Bayrağı var. Kendilerine dandikleşen ingilizcem ile şöyle de bir e-posta attım ama bakalım cevap gelmedi henüz. Peşindeyim. Hi, congratulations for your new album Post-War. I've just seen the ad on amazon.com and i clicked. I haven't listened to you before. I wish, listening your albums soon. But i've wondered the cover of your album. Because of the crescent that is clearly the Turkish flag on the front side. The only pioneer flag. What did you want to say, what was your message? This word "war" is a terrifying word for Turkish people, and make us anxious. What is it about, i want to learn more about it, because our flag is holy for us. It takes the colour from our martyrs that we lost in wars and takes the crescent from Islam. Nowadays, in Southern Turkey; Kusdish people of PKK terror kills many of our citizens... Also a new war started geographically near us between Isael and Lebanon. If you read the news from turkey from a local newspaper (like turkish daily news) you will understand what i have wanted to tell you. Eski Ortadoğu bize yeter!Yıl 2006. 21. yüzyılda yaşıyoruz. Artık bilgi ayağımızın altına serili vaziyette, mal ve para dünya üzerinde özgürce hareket edebiliyor, insanların aç kalmamaları için ihtiyaçları olan tek şey para, üretim ve mamulün dolaşımı hayal edebileceğimizden ve bildiğimizden çok daha fazla, teknoloji sayesinde insanlar yeni ufuklara yepyeni yelkenler açıyor; artık keşifler engin denizlerde değil, laboratuarlarda yapılıyor! Üretime dayalı bir tüketim toplumu söz konusu… Üretemeyen merkezden kopuyor ve arzu edilemeyen yerlerde sonlanan ya da öylesine devam eden bir tüketememe ile hayatını devam ettiriyor. Öte taraftansa sistem içinde kalanlar arzularına erişemeseler de, en azından tutunuyorlar. Ekonomik sistem ise, zaten birilerinin elinde olsa da, sizi içine bir yerlerden dâhil ediyor ama sizi yok etmek amacıyla değil sizden kazanmak amacıyla, sizi yaşatıp sizden kazanmak için. Dünyanın kabataslak görünümü bu iken; batılılar araştırır geliştirirken; doğulular enerji sağlarken, bu enerjileri harcarken ve üretirken… Artık sınırların yeniden çizilme ihtiyacının gereksenmediği düşünülürken, barış arzulanırken, insanlar artık demokrasiden bahsedebilirken, insan hak ve hürriyetlerinin hak sahiplerine geri dönmesi hedeflenirken, kıt – nedret kaynakları etkin - verimli kullanma ve geri dönüştürme için insanlar beyin yorarken, gelecek için bir şeyler düşünülürken; en azından bunların ideal ve arzulanan olduğu gerçeği pompalanırken; hemen şurada kuş uçuşu altı – yedi yüz kilometre uzakta insanlar hunharca katlediliyor, birbirlerini bombalıyorlar... Güçlü olan, gücü olan, merkeze en yakın olan ile merkezden kopmak üzere olan savaşıyor! Ekonomik sisteme dâhil olan ile sistemi oluşturan ve yöneten savaşıyor. Büyük adam her şeyiyle küçüğü “on” a katladığınız ispatlamışken; öldürdüğü insanlarda da bunu gösteriyor ve dünyaya gösteriş yapıyor! Bunu yapanlar ise, sabun köpüğü Spielberg’ in bize izlettirdiği Schindler’ in Listesi’ nde ölen sabun hammaddeleri… İşbirlikçisi, cephanesi, bekçisi, köpeği ise; Manhattan’ da eski binaları yıkıldığı için Bağdat’ ı yıkanlar. Bugün de utanmadan, arlanmadan; ölenlerin onda dokuzunun bebek, kadın, yaşlı, hasta olduğu gerçeğini bir çırpıda silerek; bütün kin ve nefretiyle şu cümleyi sarf ediyor; “Yeni bir Ortadoğu’ nun zamanıdır. Ortadoğu’ yu değiştirmemizi istemeyenlere kaybedeceklerini söylemenin zamanıdır. Kazanan biz olacağız!”
Olun bakalım! Ben; Avrupa’ nın kıyısında, Ortadoğu’ nun bucağında olan bir insan olarak istemiyorum sizin değişiminizi filan… Göz kırpmadan öldürülen bebekleri vatanından ederken; utanmadan “Kürtler vatansız en büyük ulustur” diye beyanat veriyor Avrupa Birliği. Dünya üzerinde 30 milyon kürt varmış ama ulusları yokmuş… Ah ne yazık, üzüldüm onlar için. 30 milyon olmalarının sebebi, eğitimsizliklerinden kaynaklanıyorsa biz ne yapabiliriz. Onlara vatan toprağı gerekmez hem, sadece İstanbul’ da 2 milyon kürt olduğu düşünülüyor. Gelsinler Türkiye’ ye! Burada; senden benden iyi, rahat ve de özgür yaşıyorlar, hem de hiç bir ayrım olmadan... Devlet karşısında ya da halk karşısında eşit oluyoruz... Hatta elde edemedikleri bazı şeyler olduğunda bunu devletten de istiyorlar, sokakta yürüyen kadından da! Ya da otomobil park edilecek yerlerde, ya da gençlere beyaz ölüm satarak elde ediyorlar. Yaşadıkları toprağa, çevrelerindeki insanlara yeri geldiğinde ihanet ederek istediklerini alıyorlar! Bugün BBC Türkçe yayınında; Diyarbakırlı bir genci çıkardılar.* Kendisi Gün TV’ nin genel yayın yönetmeniymiş. Gün TV hakkında söyleştiler; BBC de kürtçe şarkılar filan çalındı daha sonra; genç konuştu filan neyse; sonra bölgeden yapılmış bir röportajı sundu BBC. Birisi; “Biz gun tiviyi izlemiyoruk, çanakh aldım eve bi tane ordan Roj tiviyi seyrediyoruk.” dedi. Başkası da: “Ben gun tiviyi izliyorum, fakat çokh yetersiz, dijital de alamıyorum; zaten 350 milyon askari ücretle geçinmege çalışıyorukh, dijital alsam çocuğuma ne yedirecem, 250 milyon ona veremeyik.” 250 lira dijital sisteme para yatırsa Roj TV seyredecek! Roj’ un yayın akışını nasıl öğrenecek? Ondan sonra bu ülkede “Ülkede Özgür Gündem” diye bir gazete var ki; web sitesinde Roj TV’ nin yayın akışını yayınlıyor! Buraya yazan “aydın” insanlar var! Bunu okuyan aydın kürtler var. Peki bu gazete nasıl haber geçiyor? “Kato’ da askere rağmen festival!” Ulan o senin; meydan okuduğun asker benim askerim be! Bizim “Mehmetçiğimiz!” Onların adı, Şilan, Zozan, Zeyyap değil! Bu insanların emeğiyle, alnının teriyle kazanıp ödedikleri vergilerle güçlendirilen Mehmet! Onlar senin akrabalarının öldürdüğü 30 bin Mehmet! TAYAD diye bir türkü tutturuldu, Cumhurbaşkanımıza 200 küsur hükümlüyü serbest bıraktırttılar! Adliye önünde TAYAD avukatının hakaret ettiği için kalp krizi geçirip ölen polis memuru benim memurum, benim kanım… Sen askerime meydan oku, polisime hakaret et; ondan sonra elini kolunu sallaya sallaya dolaş sokaklarda... Bunları yapacaksan; bu ülkede hem özgürlük isteyecek, hem de diğer vatandaşları öte tarafa iteceksen, askeri öteleyecek, polisi hiçe sayacaksan; Irak, ırak değil! Hem de amerikalı artık… Şimdi burada iki farklı düşünce var, biri faşizme ve soykırıma karşı haykırı; diğeri de faşist ve Türkçü bir söylem… İkisi nerede birleşiyor biliyor musunuz? Nokta şu; Ortadoğu’ da yeni dönem başlamışsa, burada yeni devletler kurulacak demektir. AB’ nin kürt raporu, Rice’ ın söylemi ve benim gözlemim; cevap net: Yıllardır birlikte yaşamış insanları cehaletlerinden ve doğal yapılarından faydalanarak kışkırtıyorlar; körüklüyorlar! Burada bir devlet daha istiyorlar... Türkiye’ den daha güçsüz, daha tecrübesiz ve daha küçük. Çünkü günü gelince vaat edilmiş toprakları geri alabilmek için. Evet; vaat edilmiş topraklar. İsrail, İran’ dan farklı değil. Laikliğin olmadığı, dinin sonuna kadar hakim olduğu bir ülke sonuçta ve bu vaat edilmiş toprakları ele geçirmek de devlet politikası. Çözüm ise; mevcut dünya sistemini kavramış, eğitimli, hakka ve hukuka riayet eden, demokratik, hür ve mantıklı düşünebilen, geliştirmeyi şiar edinmiş, kalkınma odaklı, barış arzusu olan, birlikte entegre yaşamayı becerebilen toplumlar oluşturmaktır... Yok mu, var. Elbette var, artık vatandaş olabilmiş kürtler var. Ama işte hâlâ daha; farklı haritalar kullanan şovenist ve kışkırtılmışlar da var ve kullanıldıklarının farkında değiller... Benim can ciğer olduğum çok samimi kürt kardeşlerim var. Sonuçta bu ne suç ne de bi yanlış. Yanlış olan, yanlış için hareket etmek... Bu yazı başıma dert açacakmış gibi geliyor. Devam edelim; bunca özgürlüğün olduğu şu topraklarda belirli bir kesime okuma hakkı verilmiyor. Onlar bilerek cehalete itelenmek isteniyor. Gelecekte daha kolay kışkırtabilmek için. Bunu da ülkemde devlet politikası hâline getirenler var ki; onlar da bu ülkeye en büyük ihaneti edenlerdir. Sonuç itibarıyla; ya bizim idealler yanlış ya da bu dünya! Milletin ne yaptığını ben de anlayamadım. Alem göt olmuş… *: realplayer
|
|||||||
|
|